Ben Almanya’da doğup büyümüş, uzuuun yıllar önce Türkiye’ye taşınmış bir Sırbistan/Karadağ vatandaşıyım. Anne olunca, içimden bir değil, tam üç farklı ebeveyn çıktı. Genelde rahat bir anneyim, mesela içimdeki Alman çocuklar istediği kadar terlesin, asla sırtlarına havlu sokturmaz. Onları aşırı kalın giydirmez, biraz mikrop iyidir diyerek emekleme döneminde dışarıda panik olmaz. Fakat içimdeki Türk ana da ara ara devreye giriyor. Özellikle söz konusu Emir ise, yüksek yerlere tırmanırken, bir yerlerden atlarken müdahale etmeye çalışır. Ameliyatlı olduğu için onda ekstra dikkat etmeye çalışır fakat Alman anne hemen karşısına dikilir ve “ne yapıyorsun!” diye karşı çıkar. Anlayacağınız, içimde tam bir kültür çatışması oluyor ara ara :)

Bu seferki yazısında sevgili Suzi tam da buna değinmiş. En son çıktığı yurt dışı gezisinde bol bol Danimarkalı anneleri gözlemleme fırsatı bulmuş ve bizim için deneyimlerini yazmış. Bakalım Danimarkalı ebeveyn neler yapıyormuş:

Danimarkalı Ebeveynlerden Öğrendiklerim

Bu sefer hazırladığım yazı anne olarak yaptığım gözlemlerle ilgili… Bayram tatilini Danimarka’da geçirme fırsatını yakaladık.  Üç gün boyunca “hadi”siz, bir yerlere yetişmeden, tüm kalbim ve zihnim oğlumda olarak geçirdiğimiz bir süreydi.Gerçekten de hepimiz için büyük bir fırsat ve keyifti.  Bir yandan oğlumuzla keyifli vakit geçirirken bir yandan da farklı bir kültürde anne ve babaları gözlemleme fırsatı buldum. Bu sayede -birçoğunu bilinçsizce yaptığım- bazı kalıp davranışların farkına vardım. 

Soğuk, yağışlı havada kapalı alan bir zorunluluk değil

Fark ettim ki biz iki damla yağış olsa kapalı bir alana tıkılıp kalıyoruz. Ama bu tatil 3 gün yağmur altında hep dışardaydık ve hiçbirimize bir şey olmadı. Aksine yağmur ve çamur altında çok keyif aldık.  Üşüyüp bir kafede sıcak çikolata keyfi bir başka oldu.  Zaten anaokuluna giderken oğlumun okulu hep şunu savunurdu; soğuk ve bahçeye çıkılmayacak hava yoktur, uygun olmayan giysi vardır… Hazırlıklı olursak yağmur altında da açık hava gayet keyifli. Açık havada çocuk daha özgür olduğundan daha kendisi gibi, daha keyifli.  İstanbul’a döndüğümde ilk iş açık havada yapılabilecek keyifli programları bir kenara not etmek oldu. 

Çocuk ile beraber vakit geçirirken sürekli peşinde olma, alan tanı

İstanbul’un hızına ayak uydururken en çok zorlandığım mesele bu sanırım. “Aman sorun yaşamayalım diye sürekli çocuğun peşindeyiz” ama o zaman da ödün verdiğimiz şey oğlumuzun öznelliği oluyor.

  • Aman geç kalmayalım dediğimiz an “hadi hadi”ler geliyor
  • Aman düşmesin dediğimiz an “dikkat” uyarıları başlıyor
  • Aman kirlenmesin dediğimiz an “pis evladım” ile keşfetmesi kısıtlanıyor
  • Aman aç kalmasın dediğimiz an ise “bu tabak bitecek” diyerek güç savaşları başlamış oluyor
  • Aman kimseyi rahatsız etmeyelim diye düşündüğümüz an ise “Şşş!Sessiz ol” ile sürekli bir uyarı makinası şeklinde geziyoruz etrafta.

Tabii ki çocuğun hayatında sınırlar ve kurallar olmalı ama gerçekten hangisinin o an gerekli olduğuna karar verip çocuğu da robota dönüştürmemek gerek.  Zaten belirli bir sınır ve kural takibine alışan çocuk siz uyarmadan o an ki gerekliliği fark edip uyum göstermeyi deniyor. 

Uyarıları sessiz verince, çocuk da dinlemek için çaba harcar

Fark ettim ki genel olarak gürültü içerisinde yaşıyoruz.  Kabul etrafta gürültü var ama biz de belki alışkanlıktan belki sesimizi duyurabilmek için oldukça ses yapıyoruz.   Çocuklarımızın yanında bizler ebeveynler olarak sesli oldukça, verilen geribildirimleri yüksek sesle verdikçe gürültü hiç azalmıyor.  İşin kötüsü bizler yüksek sesi daha fazla kullandıkça hem güç savaşını başlatmış oluyoruz hem de çocuğumuza “çok kızgın olduğunda bağırabilirsin” mesajını verip örnek oluyoruz.  Gördüm ki bu konuda anne baba dikkatli olduğunda ses azalıyor. 

Genel olarak bu çıkarımları yaptığım, bol oyunlu 3 günümüz oldu.  Eve döndüğümüzden beri bu konulara dikkat etmeye çalışıyorum.  Bu yazıyı da hem gözlemlerimi paylaşmak hem de bu noktaları unutmamak için hazırladım. 

 

HENÜZ YORUM YOK