Bu blogu takip edenler, Emir’in iki yaşında iken Skafosefali ameliyatı olduğunu bilir. Bu ameliyattan sonra Emir’de birtakım korkular başladı. Ameliyat ve sonrasındaki bakım sürecinde çok sık doktora ve hastaneye gittiğimiz için ve her gittiğimizde muayene, pansuman vs yapıldığı için, Emir’de ciddi bir doktor fobisi oluştu. Öyle ki, arkadaşım doğum yaptığı için  hastaneye ziyarete gittiğimizde, odadaki hasta yatağını görünce, “oraya yatmayacağım!” diye kıyameti kopardı. Onu asla odaya sokamadık. Sakin sakin bebek doğduğu için oraya sadece ziyarete gittiğimizi, bebeği sevip evimize döneceğimi anlatsam da, kucağımda bana sıkı sıkı sarılarak iki dakika odada kalabildi. Sonra hemen dışarı çıktı ve ziyaretimiz bitene kadar babasıyla kapının önünde bekledi.

Doktor muayenelerinde de kıyameti koparıyor, asla muayene ettirmiyordu. Öyle ki, basit bir göz muayenesi için bir keresinde anestezi vermek zorunda kaldık. Numarasını ölçtürmediği için başka çaremiz kalmamıştı.

Ameliyat sonrası fiziksel iyileşme sürecine o kadar konsantre olmuştuk ki, yaşadığı travma ile pek ilgilenmemiştik açıkçası. Hep daha küçük olduğunu ve büyüdükçe düzeleceğini düşünüyorduk. Biz de anne baba olarak aynı travmayı yaşamıştık aslında, fakat bunu hiç dile getirmiyorduk. Hatta hepimizin aslında bu durumdan ne kadar etkilendiğini fark etmemiştik. Bazen detaylara takılmaktan büyük resmi göremiyorsun ya, bizimki de o hesaptı. Fiziksel iyileşmesi en önemli konuydu, gerisi ikinci plandaydı.

O dönemde okula alışma sürecimiz de başlamıştı., Bir buçuk sene boyunca her sabah çok ağlayarak gitti, çıktığında ise her seferinde çok mutluydu. Bu aslında okulu sevdiğini, fakat benden ayrılmakta zorluk çektiğini gösteriyordu. Bu durum bir süre devam etti, ta ki ben artık çok fazla yorulduğumu hissedene kadar. Devam edemiyordum, tıkanmıştım!

Bir gün eşimi kaptığım gibi Iraz’ a gittim. Iraz çok güvendiğim, çocuklarla iletişimi harika olan bir arkadaşım. Olayları zaten biliyordu, hatta ameliyat öncesi Emir’i ne şekilde hazırlamam gerektiğini falan da o söylemişti. Emir’in korkularından, bana ne kadar yapışık olduğundan ve son durumdan bahsederken hiç yorum yapmadan sadece dinledi. Dinledi ve sonunda dedi ki: “Çocuk çok haklı. Yani düşün sene, defalarca istemediği halde bir sürü kişi ona dokundu ve her dokunuş ona acı verdi. Ameliyat, ameliyat sonrası bakımı kolay bir şey değil. Güvenebileceği tek kişi sensin. Sana yapışık olmasından daha doğal bir şey var mı?” Aslında çok iyi bildiğim, fakat çok yorgun hissettiğim için kabul etmek istemediğim bu cümleleri fikirlerine çok güvendiğim birinden duyunca, olduğum yerde kalakaldım. Böyle hissettiğim için çok üzüldüm. Ah o vicdan var ya..hemen devreye girdi. Bak bunları yazarken yine gözümden yaş geliyor. Kendimi çok kötü hissettim ve ne yapabileceğimizi sordum. Iraz bize Emir’i oyun terapisine götürmemizi tavsiye etti. Tam olarak ne olduğunu bilmeden “tamam, hemen başlayalım” dedim. Fakat Iraz arkadaşımız olduğu için Emir’le ilgilenemeyeceğini, çok güvendiği bir arkadaşını aramamızın daha doğru olacağını söyledi ve bizi Suzi‘ye yönlendirdi. Böylece 5-6 aydır devam ettiğimiz oyun terapisinin ilk adımını atmış olduk.

Tam olarak neler yaptığımızı yazmadan önce, oyun terapisi nedir, onu anlatmaya çalışacağım.

Biz yetişkinler çocuklarımızı korumak için onlara sürekli sınırlar koyarız, kontrol etmeye çalışırız ya, bu durum çocuğa bazen yetersizlik hissettirebilir. Oyun terapisinde ise ipler tamamen çocuğun elindedir. Özel olarak seçilmiş materyallerin olduğu bir odada çocuğa asla müdahale etmeyen bir kişi rehberliğinde birtakım oyunlar oynanır. Oyun esnasında çocuk, duygularının rolüne bürünür ve bastırılmış duygularını yüzeye çıkararak onlarla yüzleşip, nasıl başa çıkacağını öğrenir. Burada çok önemli olan bir şart var: oynayan yetişkin kişi koşulsuz olarak çocuğun söylediklerini ve yaptıklarını kabul etmelidir. Duygularını çocuğa yansıtmamalı, çocukla tartışmamalı ya da çocuğa hatalı olduğunu söylememeli. Çocuğa cezanın var olmadığı bir ortamda bulunduğu hissettirilmelidir. Çocuk kendini güvenli bir ortamda hissettiği anda çalışması gereken konuyla alakalı oyuncakları alıp bütün duygularını dışa vurmaya başlıyor. Siz de izliyorsunuz, bazen benim gibi gözleri sevinç gözyaşlarıyla dolu dolu..

Emir’in oyun terapisi sürecini başka bir yazıda anlatacağım, yoksa bu yazı çok uzayacak :) Fakat şunu çok iyi öğrendiğimi söyleyebilirim: çocuklarınızla günde en az yarım saat, kırk dakika oyun oynayın! Büyükler kendilerini nasıl konuşarak ifade ediyorsa, çocukların kendilerini ifade etme yolu oyundur. Sakın ola ben oynayamıyorum, sevmiyorum demeyin. Oyun oynamak bisiklete binmek gibidir, asla unutulmaz. Küçükken oyun oynamayan bir yetişkin yoktur, değil mi? Hatırlamaya çalışın ve ipleri çocuğunuzun eline verin. Size ne çok şey anlatacağına inanamayacaksınız.

HENÜZ YORUM YOK